Ara
  • Tezer Aktay

Band of Brothers

HBO'nun 2001 yapımlı bu kült mini serisi Tom Hanks ve Steven Spielberg'ün ellerinden çıkıyor. Bugüne kadar onlarca İkinci Dünya Savaşı filmi, dizisi geldi. Hiçbiri onun gibi olamadı. 125 Milyon Dolar gibi dev bir bütçeye sahip. Yıldız oyuncu kadrosu ana hikayelerde de var, küçük kesitlerde de. Senaryo ve hikaye başlı başına muazzam. İlk bölümün ilk dakikasından itibaren seni içine alıyor. Currahee'iyi tırmanırken de onlarlasın, Teğmen Winters Kartal Yuvası'nda çakırkeyif olan arkadaşlarına "Alman ordusu teslim oldu. Avrupa'da Zafer Günü'nüz kutlu olsun!" derken de.


101. hava indirme Tugay'ı 506. Alayına bağlı Easy bölüğü askerlerinin yaşadıklarını izliyoruz dizide. Ve başlarındaki efsanevi lider Winters'ın karakter kırılımını. Daha ilk bölümden Captain Herbert Sobel ile sınanmaya başlıyor sabrımız. Bizim bir sınanıyorsa Teğmen Winters'ın iki sınanıyor. Ataerkil Milliyetçi kültürümüzde bir söz vardır "Asker olunmaz asker doğulur!" diye. Bu sözün ete kemiğe bürünmüş hali Teğmen Winters.


Herbert'ı aslına hepiniz tanıyorsunuz. Hepimizin okulunda, iş yerinde o. Her şeyi en iyi bildiğini düşünen, öyle gözüken, sürekli konuşan, sürekli eleştiren ama "gel sen geç abi direksiyona. " dendiğinde "egik gügük" olan aşağılık kompleksine sahip arkadaşımız Sobel. Bildin değil mi onu? Ne yazık ki ben de bildim. Keşke hepimizin hayatında en az 1-2 tane Sobel olmasaydı. (Aşkta yüzü gülmeyen Ross'un, askerde de yüzü güldüğü söylenemez.)

Bknz: Friends

Serinin en güzel yanı girişte bahsettiğim gibi gerçekten bu karakterlerin arasında gibi hissetmen. Seni içine alması. Gece intikalinde de onlarlasın, makarnayı kusarken de, kanatları yakana takarken de, o kocaman uçağa binip korku içinde bilinmeze uçarken de, Bastogne'da soğuktan titreyerek aynı tilki çukurunu paylaşırken de, toplama kampının kapısı ilk açıldığında da, Hollanda'da bizi karşılayan mutlu kadınlar üzerimize atlarken de. Her saniyesinde içinde oluyorsun serinin. Bir yapım olmaktan çıkıyor senin için.

"Kanı beraber dökülen insanların, aynı kanı taşıyan insanlardan daha kardeş olduklarını vurgulayan başyapıt."

Gerçekçilik kısmı ise bir diğer etkileyici unsur. Slow motion'lar, gereksiz duygusal müzikler, abartmalar, dramalar yok. Savaş acı ve gerçektir. Bastogne'da karşındaki çukurda bulunan adamın üzerine 88'lik bir Alman topu ya düşer, ya düşmez. Ve bu bir anda olur. Duygusal müzikler çalmaz, Slow Motion'lar gerçekleşmez. Easy bölüğünde çarpışan insanların hâlâ hayattayken bu projenin çekilmiş olması da ayrıca etkiliyor insanı. Her bölümün başında onlara yer verilmesi, göz yaşlarını tutamamaları belki de bu kadar içine girmemize sebep olan şeylerden biri dahadır serinin.


Karakterlerin hangi birini konuşmaya başlasak seneler sürer. Şimdi Onedio gibi "hangi Band of Brothers karaktersin?" testi yapmak istemem tabi ama beni en çok etkileyen karakterlerin Lipton, Winters ve Eugene olduğunu söyleyebilirim. Oradan hemen Bastogne'a sıçrıyor ve şunu belirtiyorum. Her bölüm tadından yenmez ama Bastogne bölümü bir ayrı. Savaşı, savaşan askerin psikolojisini, normalleşmeye özlemini, ölüm korkusunu çok iyi anlatıyor. O yüzden içlerinde best bölümüm benim kendisidir. Seriyi baştan sonra bir 10 defa izlemişimdir farklı zamanlarda. Hala Renee'nin kanlı parmakları arasındaki kırılan çikolatayı gördüğümde boğazım bir düğümlenir, hıçkırıklar sıraya girer.


Lipton kendimi en benzettiğim karakter dizide. Her şeyin farkında, her şeye üzülüyor ama bir yanı sürekli toplu kalmasını söylüyor beyninin. Yıkılmamasını. Kendiyle çatışması, bunu dışa vurmamaya çalışması mükemmel detaylar.


Bu mini dizi benim için o kadar çok şey ifade ediyor, o kadar seviyorum ki neyi nasıl toparlayacağımı bilemiyorum. Aklımdan geçen her şeyi söylemeye kalksam 7 sayfa falan yazabilirim. O yüzden kapanışı best oğlu best en sevdiğim sahneler listesi ile yapmak istiyorum.


Hepinizin tahmin ettiği üzere içimizin yağlarını eriten sahne bende de bir numarada. Savaştan önce Sobel, Winters'a hayatı eziyet etmiş ve bir şekilde sonra yolları ayrılmıştı. Savaş sonunda yolları tesadüfen tekrar kesişir. Winters rütbe atlamış ve Binbaşı olmuştur. Sobel onun artık alt rütbesidir. Onu görmezliten gelerek yanından geçerken Winters hepimizin ekran başında "wuhaaaaaaa" diye bağırmasını sağlayan o cümleyi kurar Sobel'e.


We salut the rank not the man!

(Biz insanları değil, rütbeleri selamlarız!)


İki numaramda teslim olan general var.

Gücünü yitirmiş ve tek beklentisi saygı olan bir komutanın hak ettiği saygıyı o istemeden veren Winters. Ve Alman subayın gözlerindeki, enerjisindeki minnet, teşekkür, mutluluk. Winters'ın içinden geçen şu an silahını teslim eden ben olabilirdim hissi... Unutmayalım. Savaşın kazananı yoktur. Daha az zaiyat vermiş olanı vardır...


"Silahınız sizde kalabilir general."

Üç numaramda Foy Kasabası taarruzunun ortasında panik atak geçiren çiçeği burnunda komutanımızın yerine Winters'ın emriyle koşarak olay yerine giden ve ipleri eline alıp adeta Cristiano Ronaldo gibi "Ben Buradayım!" diyen Spiers sahnesi var. Yine seri içinde aynı Spiers'ın Alman rehinelere önce nereli olduklarını sorup muhabbet açıp güzelce sohbet ettikten sonra sigara ikram edip kurşuna dizdiği dedikodusu malumunuz. Easy bölüğü içinde saygı/korku karışımı hislerle görülürmüş kendisi. Bu detay seri içinde olduğu gibi gerçekte de bilinmezliğini koruyor. Belgesel bölümünde yapılan röportajlarda kimi Easy bölüğü mensubu gerçek, kimisi otorite sağlamak için taktik, kimisi şehir efsanesi diyor. Kendisi ise bu soruya sadece gülüp geçiyor..


Dört numarada generalin sesini taklit ederek avarel Sobel'e çitleri kestirme sahnesi var. İzlerken "yok artık ebesinin şeyi Ali Sami.." diyorsunuz. Daha neler. Ben de demiştim. Fakat belgeselde ve kitapta oradaki 20 kişi de bu anı anlatıyor ve okeyliyor. Hakikaten enteresan.


Ve finalimiz tabi ki Alman Generalin meşhur duygu dolu konuşması. Sizler aynı acıları, aynı sevinçleri aynı korkuları yaşayan; kan bağı olmayan ama kardeşten daha kardeş olan silah arkadaşlarısınız. Umarım mutlu ve savaşsız günleriniz olur. Huzur içinde...


Dizinin müzikleri pastanın üzerindeki çilek. Michael Kamen ve Londra Orkestrası sayesinde "Main Theme" yıllardır Spotify Aralık ayı raporumda listemde. Değişmez bir demirbaş gibi.


Daha sayfalarca yazılabilir. İzlediğim en iyi WW2 yapımı değil. İzlediğim en iyi yapım. Annemin beni yanlış para üstü alırım diye bakkala tek başıma yollamadığı yaşlarda dünyanın kaderini değiştiren bir grup gönüllü genç.


O zaman hep beraber, en yüksek sesle, son bir kez... Currahee!