Ara
  • Tezer Aktay

Greyhound

1939-1945 yılları arasındaki tarihin en büyük ve karmaşık deniz savaşı olan Atlantik Savaşı'ını konu alan bir saat otuz bir dakikalık Apple TV filmimizin baş rolünde Tom Hanks bulunuyor.



Müttefik yük gemilerinin Atlantik Okyanusu'nda Alman

U-Boat'ları tarafından bir bir indirilmesinin ardından çözüm yolu olarak Churchill ve arkadaşları Konvoy ve Eskort Sistemini geliştirmişlerdir.


8-10 adet yük ve ticaret gemisine eşlik eden 3-4 adet destroyer şeklinde oluşan bir konvoydan bahsediyoruz. Tom Hanks de (Kaptan Krause) bu koruma görevi ile konvoya eşlik eden destroyerlerden biri olan Greyhound'ın başında.


Destroyerler ticaret gemilerinden daha hızlı, daha manevra yeteneğine sahip ve daha ufaklar. Tamamen Denizaltı saldırısına ve Denizaltı aramaya dayalı şekilde donatılmışlar. Sonar sistemi, mini toplar, uçak savar ve depth charge bombaları gibi.

Denizaltı ise bambaşka bir konu. İkinci Dünya Savaşı'na meraklı olanlar Alman Komutan ve Karl Dönitz ve Kurt Sürüsü'nü (Wolf Pack) duymuştur. Çöl Tilkisi Rommel'in suda olanı diyebiliriz kendisine.

Atlantik Savaşı'nda U-boat'lar tabiri caiz ise avcı, müttefik ticaret gemileri ve destroyer'leri av. Bu doğru. Ama avcının keyfi güllük gülistanlık mı? Asla değil.


Her şeyden önce denizaltı mürettabatı ve destroyer mürettabatı savaşı bambaşka deneyimler. Ve üzerlerinde kalan psikolojik etki bambaşkadır.


U-Boat mürettabatının sefer ve görev süresi en az 3 hafta, en fazla 6 ay olacak şekilde ayarlanmıştı.

U-boat'ların depo alanı sınırlıydı ve çoğu Alman komutan bir adet su deposunu çıkartıp onu yakıt deposuna çeviriyordu. Bu yüzden denizaltı içinde su kullanımı çok katı kurallar ile korunuyordu. Sefer süresince Alman denizciler traş olamıyor, duş alamıyordu. Okyanus suyu ile duş almak bir çözümdü. Ama bu vücutta çok tuz bırakıyor ve kaşındırıyordu. Ciltte yaralara sebep oluyordu. Okyanus suyu ile duş alabilmek için özel üretilmiş sabun ve şampuanları vardı fakat bu sabun ve şampuanlar da vücutta kalın, kaşıntı yapan ve çıkmayan bir yağ tabakası bıraktığı için tercih edilmiyordu.

Bu yüzden sefer sonrası çekilen denizaltı mürettabatı fotoğraflarına baktığımızda hepsinin sakallı, yorgun, çökmüş ve kirli olduğunu görebiliriz.

Denizaltı demek "kısıtlı alan" demek. Komutan dahil kimsenin kişisel bir alanı yoktu. Kişisel bir dolabı yoktu. Hatta yedek üniformaları bile yoktu. Tüm sefer boyunca tek üniforma ile görev sürdürüyorlardı.


Yatakhane yoktu. Yataklar denizaltının ortasındaki koridorun sağ ve soluna dizilmişti. Buralarda konsantre olup, tam anlamıyla dinlenmek çok ama çok zordu. U-Boat' tam mühimmat sefere başladıktan sonra 3 torpido ateşlediğinde torpido alanında 6 kişilik boş yer açılıyordu. Ve biraz olsun kişisel alan yaratabiliyordu mürettebat.


Tuvalet bile lükstü. Tuvaletlerin sifonu yoktu. Dışkı vakum yolu ile okyanusa atılıyordu. Ama bu ses müttefik destroyerleri sonarları tarafından fark edilebilir ve denizaltı imha edilebilirdi. "Bok yoluna gitmek " deyimi buradan çıkmış olsa gerek.


Tüm bunların üstüne günlerce, haftalarca bir kara parçası, bir bulut görememek de eklenince delirmemek elde değil.


Tüm bu psikolojik baskı ve sorunlar, karamsarlık sadece bir müttefik gemisi batırıldığında oluşan sevinç ile giderilebiliyordu. Bu yüzdem bu empati ile ve bu pencereden baktığımızda Alman komutanın Greyhound telsizine karışıp uluması oldukça normal.


"Kelli felli adam. Koca komutan böyle şey mi yapar yahu?" demeden önce tüm bu koşulları bir düşünmek lazım.


Savaşın her türlüsü ve tüm ölüm korkuları kötü tabi. Ama destroyer mürettebatının en uzun sefer süresinin 4 gün olduğunu ve gökyüzü görebildiklerini düşünürsek bir tık daha insancıl ortamda bulundukları kesin.


Kaptan Krause ve mürettebatının ilk U-boat'larını yok etmeleri ile başlıyor maceramız. Yemeden, içmeden, uykudan kesilecek şekilde odaklanıyor Kaptan Krause savaşa. Ne bir kahvaltı yapıyor, ne de bir kahve içiyor. Ama sevgili Cleveland (siyahi aşçı) her sabah inatla ve özenle kahvaltısını getiriyor Komutan Krause'a. Ve daha sonra o hamur kokan ellerini fırından çekip 88 MM top yüklemeye gittiğinde vatanı için can veriyor ve aramızdan ayrılıyor.


Bu haberi alan Kaptan Krause'un "ulan benim her sabah yapmadığım kahvaltıyı hazırlamak için bindiği gemide öldü adam" farkındalığını ve üzüntüsünü hiç dialog olmadan sadece jest ve mimikleri ile bize yansıtabilmesi çok etkileyiciydi.


Burada buram buram Tom Hanks kalitesi ve farkını izledik. Kaliteye doyduk. Ama adam da tecrübeli tabi. Cpt. Phillips ile gemisini korsanlar bastı, uçağı denize indi, adada mahsur kaldı. Daha neler neler. Kriz yönetimini iyi biliyor yani.


Siz bu adama koca İkinci Dünya Savaşı'nın ortasında tek bir Er arattınız ya. Ne bitmez bir çilen varmış be sevgili Tom Hanks.


Yine aynı şekilde ilk seferi olduğu için tüm o savaşa odaklanmışlığının yanında "başarabilecek miyim?" tedirginliğini de çok güzel verdi bize film. Yine aynı şekilde mürettabatın da gidip gelen güven duygusunu da çok güzel aldık.


Film klasik aksiyon / savaş tarzında İkinci Dünya Savaşı filmi değil de daha çok gerilim / role play gibiydi. Böyle bir kategori yok tabi. Ben uydurdum. Ama bence güzel uydurdum. Yani sık sık gerçekten gerildim ve baya o gemideydim.


Kaptan hariç neredeyse kimsenin hikayesini bilmiyoruz. Bu benim çok hoşuma giden bir tarz ve günümüzde savaş hikayelerinde gittikçe kullanılmaya başlandı. 1917 ve Dunkirk'te de gördük bunu. Kişilerden ziyade olaylara odaklanma işlerini ben çok seviyorum. Savaş alanında hiç bulunmadım doğal olarak ama oradaki o bilinmezlik ve yalnızlık hissini güzel aktardığını düşünüyorum bu tarzın izleyiciye.


Tırnak içinde "başarılı" şekilde tamamlıyor seferini kaptanımız. Ayakları kanaya kanaya yatağına yatıp huzurlu bir iç çekiyor.


Buradaki huzurlu da tırnak içinde aslında. Yine çoğu filmde gördüğümüz gibi inançlı / başarılı asker figürü Greyhound'da da var. Her birini öldürdüğünde içinde de birilerinin öldüğünü, çok şeyi sorguladığını hissediyoruz. Bu bazı filmlerde çok kör göze parmak olup keyif kaçırabiliyor. Ama Greyhound'da bunu su üzerinde yüzen denizaltı mürettabatı cesetlerine bakıp kederlendiğinde ve yatmadan önce ettiği dualarda görüyoruz. Tadında dokunuşlar yani.


Ben genel olarak çok beğendim. Soundtrack'ler ve denizaltı click sesleri (balina tarzı) falan da çok içine çekti beni.


Genel olarak puanım 5 üzerinden 4.


Umarım savaşları sadece Apple Tv'de izleriz hep.


Sevgiler.